Piyasalar : 
Likidite tuzağına doğru

Likidite tuzağına doğru

Daha önceki yazılarımızda da belirtmiştik. Türkiye’de faizden kazanç sağlama dönemi bitiyor artık. Merkez Bankası politika faizini %4,5’e indirdi. Nisan ayında yıllık tüketici enflasyonu oranı %6,13. Yani kaba tabirle; faizin getirisi enflasyonun yarattığı erimeyi karşılamıyor. Bu ne demek? Ey tasarruf sahibi paranı banka mevduatına getirme demek… İyi, güzel. Paradan para kazanma devri bitsin. Türkiye reel üretimden getiri sağlasın, çarklar dönsün, istihdam artsın. Paramızı katma değer sağlayacak yatırımlara yönlendirelim.

 

Peki bunu nasıl sağlayacağız? Türkiye’de tasarruf sahibinin parasını değerlendirebileceği yeterli sayıda enstrüman var mı? Buna aracılık yapacak yeterli miktarda kuruluş var mı? Mevduata gitmeyen fon üretime plase edilebilecek mi? Finansal okur-yazarlığın son derece düşük olduğu bu toplum parasını yabancı spekülasyonuna dayalı hisse senedi piyasasında mı değerlendirsin, tarihi zirveden derin bir diplere yönelmiş altına mı gömsün, belirsizliği yüksek Euro ve Dolara mı yatırsın…

 

Hayır tabiî ki de. Türk halkı gayrimenkul alsın. Son bir yılda emlak fiyatlarındaki artışa dikkat çekmemek mümkün değil. Dünya üzerindeki ekonomik konjonktür son derece belirsizken yatırımını üretim tesisi yerine, şehir merkezinde kira getirisi yüksek bir ev ya da ofise yatıran topluma suç bulmamak gerek…

 

Bakınız Türkiye’de KOBİ’lerin en temel sorunlarından biri finansmana erişimdir bugün. Faiz oranlarının düşmesi bu sorunu sihirli bir değnek gibi yok etmiyor. Bizim bankacılık sistemimiz proje finansmanından yoksun ve teminat karşılığı fon sağlayan bir anlayışa sahip. Üstelik bu durum bankalarımızın da suçu değil. Bugün bankacılık sistemimizde mevduatın krediye dönüşüm oranı %106’larda. Elimizdeki mevduat kredi talebini karşılamaya yetmiyor. Yeteri kadar kaynağı olmayan, kaynağını çoğu zaman yurtdışından sağlayan bankacılık sistemi, kamusal otoritenin de baskısı ile garanti taşlara oynamak zorunda kalıyor. Mevcut risk yönetimi ancak buna izin veriyor.

 

Burada kurulması gereken farklı sistemler mevcut. Örneğin Almanya’nın devlet garantili mevduat toplayarak sadece KOBİ projelerini fonlayan bankalardan oluşan bir sistemleri var. Amerika’da sermaye piyasaları öğrencilerin, emeklilerin dahi entegre olduğu bir düzeye indirgenmiş. İrili ufaklı pek çok şirket istediği vakit bu piyasadan fon sağlayabiliyor. Hong Kong gibi bir çok bölgede ileri düzey Kredi Garanti Sistemleri mevcut. Yani para bulmak Türkiye’deki kadar zor değil bir çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede. Bunun bir yansıması olarak da faiz oranları elbette düşük.

 

Türkiye ise yine kulağını tersten göstermeyi deniyor. Kısa yoldan parasal politikalar ile likidite arttırılacak, faiz oranları düşecek, fon sorunu çözülecek, yatırımlar artacak, istihdam artacak ve ekonomik büyüme hızlanacak… Bu kağıt üstünde dahi mümkün olmayan bir durum. Ekonomide Likidite Tuzağı denilen bir olgu vardır. Keynes’e göre; bir ekonomide sadece parasal tedbirlerle, faiz oranlarını düşürmek ve istihdamı arttırmak bir noktaya kadar mümkün olabilmektedir. Para arzındaki artışların faizleri daha fazla düşüremeyeceği bir aşama vardır ve buna likidite tuzağı denir.

 

Bu aşamaya gelindiğinde insanlar faiz oranının tekrar yükseleceğini ve ekonomide farklı dalgalanmalar olacağını beklediklerinden bütün varlıklarını likit olarak tutmayı tercih edeceklerdir. Yani paralarını faize yatırmayarak katlandıkları maliyet o denli azdır ki, ellerinde tutup olacakları beklemeyi tercih ederler. Buna spekülatif amaçlı para talebi denir aynı zamanda. Para arzındaki artış yatırıma dönmez, ekonomik bir canlanma getirmez.

 

Türkiye’de şuan içinde bulunduğumuz durum bu teoriyle çok benzerlik arzediyor. İnsanlar tasarruflarını faiz oranlarının düşüklüğü nedeni ile ya ithalat temelli tüketime harcıyor ya katma değeri fazla olmayan alanlara kaydırıyor ya da likit olarak bekliyor. Bu nedenledir ki tüketim malı ithalatı ilk çeyrekte %12,1 artarken, ara malı ithalatı sadece %4,8 artıyor. Kimse bu konjonktürde yatırım yapmaya çok da hevesli durmuyor. Zaten yatırım yapmak isteyenlerle projesi olanları bir araya getiren kanallar da etkin çalışmıyor.

 

Daha kötüsü tasarruf yapmak da kimseye cazip gelmiyor. Kafalar karışık… Tasarruf etse nereye yatıracak belirsiz. Bu yüzdendir ki Tüketici Güven Endeksi’nin gelecek 12 aya ilişkin tasarruf etme ihtimalini yansıtan alt endeks Nisan ayında bir önceki aya göre %8,6 gibi yüksek bir oranda geriledi.

 

Dolayısı ile gelişmiş ekonomilerdeki negatif reel faizi örnek almadan önce aynı finansman sistemlerini, onlarca enstrümanı Türkiye’de de oluşturmak gerekli. Finansal okur-yazarlığı arttırmak gerekli. Ayrıca Dünyadaki genel konjonktürün de yatırıma elverişli olması gerekli. “Ben faizi düşürdüm, buyurun yatırıma” demekle olmuyor. Zira parasal politikalardan medet umarak atılan bu adımlar ancak tasarruf oranının düşmesine, tüketimin artmasına sebebiyet veriyor. Türkiye ise ihtiyacı olan tasarrufu dışardan borçlanarak ve karşılığında faiz ödeyerek elde etmeye devam ve bol bol tüketip, ithal etmeye ediyor…